Rüzgarın yüzüme korkakça dokunduğunu hissedebiliyordum,
kitap sayfalarının hışırtıları gibiydi. Yoksa kitap hışırtıları mı rüzgara
benziyordu, ayrımsayamadım. Kitap sayfalarının rüzgarı, bir fırtına yaratıp,
kafanızın içindeki her şeyin yerini değiştirebilirdi.
Kuzgunların ağaçların tepelerinde, mezarlık için fazla
neşeli sayılabilecek sıçramalarıyla, oradan oraya hareket ederken çıkardıkları
çıtırtıları duyabiliyordum. Arada bir derinden gelen, kulak tırmalayıcı sesler
çıkarıyor, ensemden aşağı keskin bir ürpertinin inmesine sebep
oluyorlardı. Kuzgunların sesleri
kulaklarımda yankılanıp duruyor, her şeyi kuzguni bir karanlığa gömüyordu.
İçlerinden bir tanesi, kocaman bir mürekkep lekesine
benzeyen gövdesiyle, başımın üzerinden geçti ve tepemden aşağı kanatlarının
rüzgarı üflendi. ‘’Kitap sayfalarının rüzgarı’’ diye geçirdim içimden tekrar.
Temkinli bakışlarla, etrafımı çevreleyen mezar taşlarına
baktım. Burada bulunan her şeyin aksine, mezar taşları hiç de korkutucu
görünmüyordu. Hatta, burasının bir mezarlık olmasına rağmen, buraya ait
değilmiş gibilerdi. Mezarlığın bütün karanlığına karşın, birer ışık hüzmesi
gibi görünüyor, göz ardı edilemeyecek bir tezat oluşturuyorlardı. ‘’Onlarca
yıllık yaşantı için tek bir mezar taşı’’ diye düşündüm esefle.
Birden, burnuma, ne olduğunu hemen bilemediğim ancak oldukça
tanıdık, aşinası olduğum bir koku doldu. Takdir edersiniz ki, bir şeyin aşinası
olmak, bağımlısı olmaktan daha kötüdür.
Ne olduğunu bir türkü çıkaramıyordum ancak koku bütün
tanıdıklığıyla burnumu gıdıklamaya devam ediyordu. Belki de talaş kokusudur?
Ama içinde farklı tatlar da barındırıyordu.
Havayı bütün ağırlığıyla dolduran kokuyu görmezden gelmeye
çalışarak, yumuşak topraktan oluşan zemini adımlamaya devam ettim. Ancak koku burnuma yaptığı gibi, aklımın bir
köşesini de tırmalamaya devam ediyordu.
Rüzgarın, toprağın üzerinde uzanan kurumuş yaprakları
tembelce hışırdatmasıyla, aklıma tekrar ‘’kitap hışırtıları’’ düşüncesi
dokundu. Ve bu koku da… Kitap kokusu! Elbette! Bir çeşit Hint cevizine
benziyordu. Bütün bunları garipsemiyordum ve bu içinde bulunduğum durumdan çok
daha garipti.
Kendime histerik bir şekilde, aslında gerçekten burada
olmadığımı tekrar tekrar hatırlatmaya çalıştım. Aralık dudaklarımdan burada
olduğumu yalanlayan fısıltılar yükseliyor ve etrafımı sarmış olan diğer
seslerle karışıyordu.
Birden her şey soyutlaşmaya başladı. Bütün mezar taşları,
kuzgunlar, sesler, yapraklar, hepsi kül gibi dökülüyor ve rüzgara karışıp yok
oluyordu.
İşte buradaydım, evimde, üzerinde oturduğum eski ahşap
sandalyem, tozlarla örtülmüş raflarım, camın önünde hiç sulanmamış, cılız,
kurumuş çiçeklerim, masam ve elimde tuttuğum kalın ciltli, sayfaları neredeyse
dökülmek üzere olan kitabım. Ölmüş bir yazarın kitabı. Ölü bir yazar için,
kuzgunlardan, çıtırtı, hışırtı ve ürpertiden uzak, bir mezar taşından daha
fazlası, gerçek bir mezarlık.