Yaşadığın gibi yaşlısın, yaşadığın kadar değil.
Yaşamaktan yorulmuşsun, koşmaktan değil.
Yarın ölecek gibi yaşamışsın, örümcek misali,
Nereden bileceksin ki, bu son dem değil.
Nefes nefese kalmışsın, her sabah uyandığında aynı esefle.
Bakışların bu denli çocukken, bu kırışıklar niye?
Yaşadığın gibi yaşlısın, yaşadığın kadar değil.
Koşar adımlarla yaşamışsın, yaşamak bunun neresinde?
30 Aralık 2013 Pazartesi
25 Aralık 2013 Çarşamba
Nü Sonbahar Tabloları
Pervasızca kazağının kollarını çekiştiriyor, sündürüyordu.
Düşünürken hep bunu yapardı, utandığında ve üşüdüğünde de. Ancak şu an hiç
birini yaptığı söylenemezdi. Sadece, bakıyordu ve belki de biraz düşünüyordu.
Uzaklardan bir yerden Beethoven’ın, Moonlight Sonata’sının
dumanlı ezgileri düşüncelerine eşlik ediyordu. Müziğin uzaklardan geldiği
hissine kapılmak için bilerek müziğin sesini kısmıştı. Ağır sessizliği delen
kesif bir müzik, bu sessizliğin altında ezilen ruhuna, hafif bir rüzgar gibi
yumuşak yumuşak dokunuyor, ona huzur veriyordu.
Kenarları, köşeleri kemirilmiş birtakım kağıtlar, utanç
verici bir yığın halinde, kemik rengi masanın üzerinde duruyordu. Sinirliyken
veya oyalanacak hiçbir şeyi olmadığında bu kağıtları kemiriyordu, bu küçük
düşürücü alışkanlığı bir türlü başından savamamıştı. Kağıtların hemen yanında
yıpranmış bir kutu duruyordu ve içi akla hayale sığmayacak nitelikte ve
renklerde boya kalemleriyle tıka basa doluydu; pastel boyalar, yağlı boya
tüpleri, kuru boyalar, her boydan sulu boya fırçaları, her kalınlıkta kara
kalemler… Ancak içinde bulundukları karton kutunun aksine oldukça
bakımlıydılar.
Parmakları bu masanın üzerindeki görünmez bir piyanonun
üzerinde bir sağa, bir sola kayarak müziğin ritmine karışıyor, akıp gidiyordu.
Soğuk hüzünlüydü. Sonbahar değil, toprakları kavuran bu
rüzgar, rehavet yüklü bulutlarda asılı kalmış bu yağmurlar hüzünlüydü. Ancak
dışarıda kopan bunca fırtınaya rağmen; sonbahar çıplaktı. Bolca kahverengi,
beyaz ve cadmium sarısını kullandığı tuvallerin üzerindeki solgun sonbahar
resimleri de elbette ki nü tablolardı.
Bakışları, dışarıdaki manzaradan uzaklaşıp buğulu pencereye
yansıyan kendi yüzüne odaklandı. Ani ve şaşkın bir nefesi, ateşten sıçrayan
çıtırtı benzeri bir sesle ciğerlerine doldurdu ve irkilerek gözlerini
yansımasından kaçırıp, tırnaklarının dipleri boyayla dolmuş ellerine indirdi. Bu
yaşlı ve yorgun yüz, gözlerinin altındaki çukurlar, burnunun iki yanında ve
alnında birer vadi gibi uzanan derin çizgiler; en az sonbahar kadar çıplaktı,
en önemlisi de; onları tanımıyordu.
Kendisini, insanların tarif ettikleri gibi tanıyordu.
‘’Yüzün çökmüş, hasta mısın?’’ diyorlardı sahte endişeleriyle ve bir anda
gözleri yuvalarından düşecekmiş gibi yüzünün çöktüğünü hissediyordu. Kulağına
çalınanlardan; asık yüzlü, aksi, sıkıcı, pek konuşkan olmayan yaşlı bir kadın
olduğunu biliyordu artık. Yeknesak bir yüzü varmış sanırım, dikkat çekmeyen,
duvar kadar sade bir yüz, sonbahar kadar çıplak bir yüz. Yüzü hep kadavralar
kadar beyaz ve cansızmış, yanakları içine çökük, bakır rengi karman çorman
saçları olan, gri bakışlı, irticalen yaratılmış bir kadın. Uzun bir yüzü varmış
ve duyguları yüzünde müphem bir ifadeyle asılı kalıyormuş, ince bir kesik
halindeki dudakları gülümsemeye dair en ufak bir kıpırtı bile göstermiyormuş.
Burnunun nasıl bu kadar küçük olduğuna şaşırıyorlarmış, bir kelebek burnunun
ucuna konsaymış, ayağı kayıp düşermiş.
Bazen karşılaştığı insanlar merhabalaşmaları kovuşturup
olanca bayağılıklarıyla ‘’Ah, ne kadar yaşlanmışsın!’’lardan monoloğa
girişiveriyorlardı. O zamanlarda, kalbinin ömrünün son demlerindeki bir kadınınki kadar ağırlaştığını hissediyor, evine
dönerken bir gölge misali eriyerek, kaldırımlarda sürünüyordu.
Evet, pek konuşkan sayılmazdı ancak bu, konuşmaya ihtiyacı
olmadığı anlamına gelmezdi. Bazen dertlerini hiç kimseye anlatamaz, nasırlı
avucunu dudaklarına dayar, kelimeleri avucunda hisseder, sıcak avucunun içine
konuşur, kendi kendini dinlerdi.
İçini kemirip duran bir esefle ve benliğini sarıp sarmalayan
bir çekingenlikle yutkunarak, gri bakışlarını bir mızrak gibi yansımasına
sapladı. İşte ona bakıyordu; dümdüz, korkmuş, şaşkın ama kesinlikle müphem bir
ifadeyle değil. Yüzüne yerleştirilmiş her şeyin, birbirleriyle ne kadar
orantılı olduklarını gördü. Yüzündeki çizgilere baktı; yaşlılık diyemiyordu
buna, sanki deneyimin, yaşanmışlığın çizgileriydi bunlar. Porselen gibi tenini
ışıklandıran bakır rengi saçlarına baktı, sanki güneşten kopan altın kavislerle
ödüllendirilmişti. Ve yüzünün, dışarıda çekinmeden soyunan sonbahardan daha
dikkat çekici olduğunu fark etti. İçinde parlak harelerin uçuştuğu gri gözleri,
yansımasının gülümsediğini gördü ve ne kadar uzun zamandır gülümsememiş
olduğunu fark etti. Yavaşça kıvrılmaya çalışan dudakları biraz pas tutmuştu ancak
gülümsemek ona ne denli yakışıyordu.
Bakışlarını, odanın pudra mavisi duvarlarına boy sırasıyla
yaslayarak dizdiği sonbahar tablolarına çevirdi. Nü resimler. Sonbaharın çıplak
olarak nakşedildiği resimler. Kim olduğunu bilmek, kendini tanımak, yağmurlu
sonbahar günlerinde güneşi resmetmek kadar zordu.
15 Aralık 2013 Pazar
Ölülerle Söyleşi
Arada bir yolun düşer de;
Köhne bir mezarlığa,
Oturup da bir mezar taşına,
İki hoşbeş edersin ölülerle.
Sor bakalım hazır gelmişken;
Onların da ütülü müymüş hep pantolonları?
Korkarlar mıymış karanlıktan,
Onlar da senin gibi?
Yoksa yeter miymiş aydınlığı,
Ay ışığının, kemik gibi?
Onlar da vuruyorlar mıymış topluklarını,
Soğuk kaldırımlarda yürürken?
Senin gibi, simetrik mi dizerlermiş kitaplarını?
Peki, nasıl düşmüşler bu nemli çukura,
Bu kadar erken,
Ayakları mı kaymış yoksa;
Yaşayayım derken.
Köhne bir mezarlığa,
Oturup da bir mezar taşına,
İki hoşbeş edersin ölülerle.
Sor bakalım hazır gelmişken;
Onların da ütülü müymüş hep pantolonları?
Korkarlar mıymış karanlıktan,
Onlar da senin gibi?
Yoksa yeter miymiş aydınlığı,
Ay ışığının, kemik gibi?
Onlar da vuruyorlar mıymış topluklarını,
Soğuk kaldırımlarda yürürken?
Senin gibi, simetrik mi dizerlermiş kitaplarını?
Peki, nasıl düşmüşler bu nemli çukura,
Bu kadar erken,
Ayakları mı kaymış yoksa;
Yaşayayım derken.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)