25 Aralık 2013 Çarşamba

Nü Sonbahar Tabloları



   Pervasızca kazağının kollarını çekiştiriyor, sündürüyordu. Düşünürken hep bunu yapardı, utandığında ve üşüdüğünde de. Ancak şu an hiç birini yaptığı söylenemezdi. Sadece, bakıyordu ve belki de biraz düşünüyordu.
  Uzaklardan bir yerden Beethoven’ın, Moonlight Sonata’sının dumanlı ezgileri düşüncelerine eşlik ediyordu. Müziğin uzaklardan geldiği hissine kapılmak için bilerek müziğin sesini kısmıştı. Ağır sessizliği delen kesif bir müzik, bu sessizliğin altında ezilen ruhuna, hafif bir rüzgar gibi yumuşak yumuşak dokunuyor, ona huzur veriyordu.
  Kenarları, köşeleri kemirilmiş birtakım kağıtlar, utanç verici bir yığın halinde, kemik rengi masanın üzerinde duruyordu. Sinirliyken veya oyalanacak hiçbir şeyi olmadığında bu kağıtları kemiriyordu, bu küçük düşürücü alışkanlığı bir türlü başından savamamıştı. Kağıtların hemen yanında yıpranmış bir kutu duruyordu ve içi akla hayale sığmayacak nitelikte ve renklerde boya kalemleriyle tıka basa doluydu; pastel boyalar, yağlı boya tüpleri, kuru boyalar, her boydan sulu boya fırçaları, her kalınlıkta kara kalemler… Ancak içinde bulundukları karton kutunun aksine oldukça bakımlıydılar.
Parmakları bu masanın üzerindeki görünmez bir piyanonun üzerinde bir sağa, bir sola kayarak müziğin ritmine karışıyor, akıp gidiyordu.
  Soğuk hüzünlüydü. Sonbahar değil, toprakları kavuran bu rüzgar, rehavet yüklü bulutlarda asılı kalmış bu yağmurlar hüzünlüydü. Ancak dışarıda kopan bunca fırtınaya rağmen; sonbahar çıplaktı. Bolca kahverengi, beyaz ve cadmium sarısını kullandığı tuvallerin üzerindeki solgun sonbahar resimleri de elbette ki nü tablolardı.
Bakışları, dışarıdaki manzaradan uzaklaşıp buğulu pencereye yansıyan kendi yüzüne odaklandı. Ani ve şaşkın bir nefesi, ateşten sıçrayan çıtırtı benzeri bir sesle ciğerlerine doldurdu ve irkilerek gözlerini yansımasından kaçırıp, tırnaklarının dipleri boyayla dolmuş ellerine indirdi. Bu yaşlı ve yorgun yüz, gözlerinin altındaki çukurlar, burnunun iki yanında ve alnında birer vadi gibi uzanan derin çizgiler; en az sonbahar kadar çıplaktı, en önemlisi de; onları tanımıyordu.
  Kendisini, insanların tarif ettikleri gibi tanıyordu. ‘’Yüzün çökmüş, hasta mısın?’’ diyorlardı sahte endişeleriyle ve bir anda gözleri yuvalarından düşecekmiş gibi yüzünün çöktüğünü hissediyordu. Kulağına çalınanlardan; asık yüzlü, aksi, sıkıcı, pek konuşkan olmayan yaşlı bir kadın olduğunu biliyordu artık. Yeknesak bir yüzü varmış sanırım, dikkat çekmeyen, duvar kadar sade bir yüz, sonbahar kadar çıplak bir yüz. Yüzü hep kadavralar kadar beyaz ve cansızmış, yanakları içine çökük, bakır rengi karman çorman saçları olan, gri bakışlı, irticalen yaratılmış bir kadın. Uzun bir yüzü varmış ve duyguları yüzünde müphem bir ifadeyle asılı kalıyormuş, ince bir kesik halindeki dudakları gülümsemeye dair en ufak bir kıpırtı bile göstermiyormuş. Burnunun nasıl bu kadar küçük olduğuna şaşırıyorlarmış, bir kelebek burnunun ucuna konsaymış, ayağı kayıp düşermiş.
  Bazen karşılaştığı insanlar merhabalaşmaları kovuşturup olanca bayağılıklarıyla ‘’Ah, ne kadar yaşlanmışsın!’’lardan monoloğa girişiveriyorlardı. O zamanlarda, kalbinin ömrünün son demlerindeki bir kadınınki  kadar ağırlaştığını hissediyor, evine dönerken bir gölge misali eriyerek, kaldırımlarda sürünüyordu.
Evet, pek konuşkan sayılmazdı ancak bu, konuşmaya ihtiyacı olmadığı anlamına gelmezdi. Bazen dertlerini hiç kimseye anlatamaz, nasırlı avucunu dudaklarına dayar, kelimeleri avucunda hisseder, sıcak avucunun içine konuşur, kendi kendini dinlerdi.
  İçini kemirip duran bir esefle ve benliğini sarıp sarmalayan bir çekingenlikle yutkunarak, gri bakışlarını bir mızrak gibi yansımasına sapladı. İşte ona bakıyordu; dümdüz, korkmuş, şaşkın ama kesinlikle müphem bir ifadeyle değil. Yüzüne yerleştirilmiş her şeyin, birbirleriyle ne kadar orantılı olduklarını gördü. Yüzündeki çizgilere baktı; yaşlılık diyemiyordu buna, sanki deneyimin, yaşanmışlığın çizgileriydi bunlar. Porselen gibi tenini ışıklandıran bakır rengi saçlarına baktı, sanki güneşten kopan altın kavislerle ödüllendirilmişti. Ve yüzünün, dışarıda çekinmeden soyunan sonbahardan daha dikkat çekici olduğunu fark etti. İçinde parlak harelerin uçuştuğu gri gözleri, yansımasının gülümsediğini gördü ve ne kadar uzun zamandır gülümsememiş olduğunu fark etti. Yavaşça kıvrılmaya çalışan dudakları biraz pas tutmuştu ancak gülümsemek ona ne denli yakışıyordu.
  Bakışlarını, odanın pudra mavisi duvarlarına boy sırasıyla yaslayarak dizdiği sonbahar tablolarına çevirdi. Nü resimler. Sonbaharın çıplak olarak nakşedildiği resimler. Kim olduğunu bilmek, kendini tanımak, yağmurlu sonbahar günlerinde güneşi resmetmek kadar zordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder