21 Ocak 2014 Salı

Ölü Yazarlar Mezarlığı



  Rüzgarın yüzüme korkakça dokunduğunu hissedebiliyordum, kitap sayfalarının hışırtıları gibiydi. Yoksa kitap hışırtıları mı rüzgara benziyordu, ayrımsayamadım. Kitap sayfalarının rüzgarı, bir fırtına yaratıp, kafanızın içindeki her şeyin yerini değiştirebilirdi.
   Kuzgunların ağaçların tepelerinde, mezarlık için fazla neşeli sayılabilecek sıçramalarıyla, oradan oraya hareket ederken çıkardıkları çıtırtıları duyabiliyordum. Arada bir derinden gelen, kulak tırmalayıcı sesler çıkarıyor, ensemden aşağı keskin bir ürpertinin inmesine sebep oluyorlardı.  Kuzgunların sesleri kulaklarımda yankılanıp duruyor, her şeyi kuzguni bir karanlığa gömüyordu.
  İçlerinden bir tanesi, kocaman bir mürekkep lekesine benzeyen gövdesiyle, başımın üzerinden geçti ve tepemden aşağı kanatlarının rüzgarı üflendi. ‘’Kitap sayfalarının rüzgarı’’ diye geçirdim içimden tekrar.
  Temkinli bakışlarla, etrafımı çevreleyen mezar taşlarına baktım. Burada bulunan her şeyin aksine, mezar taşları hiç de korkutucu görünmüyordu. Hatta, burasının bir mezarlık olmasına rağmen, buraya ait değilmiş gibilerdi. Mezarlığın bütün karanlığına karşın, birer ışık hüzmesi gibi görünüyor, göz ardı edilemeyecek bir tezat oluşturuyorlardı. ‘’Onlarca yıllık yaşantı için tek bir mezar taşı’’ diye düşündüm esefle.
  Birden, burnuma, ne olduğunu hemen bilemediğim ancak oldukça tanıdık, aşinası olduğum bir koku doldu. Takdir edersiniz ki, bir şeyin aşinası olmak, bağımlısı olmaktan daha kötüdür.
  Ne olduğunu bir türkü çıkaramıyordum ancak koku bütün tanıdıklığıyla burnumu gıdıklamaya devam ediyordu. Belki de talaş kokusudur? Ama içinde farklı tatlar da barındırıyordu.
  Havayı bütün ağırlığıyla dolduran kokuyu görmezden gelmeye çalışarak, yumuşak topraktan oluşan zemini adımlamaya devam ettim.  Ancak koku burnuma yaptığı gibi, aklımın bir köşesini de tırmalamaya devam ediyordu.
  Rüzgarın, toprağın üzerinde uzanan kurumuş yaprakları tembelce hışırdatmasıyla, aklıma tekrar ‘’kitap hışırtıları’’ düşüncesi dokundu. Ve bu koku da… Kitap kokusu! Elbette! Bir çeşit Hint cevizine benziyordu. Bütün bunları garipsemiyordum ve bu içinde bulunduğum durumdan çok daha garipti.
  Kendime histerik bir şekilde, aslında gerçekten burada olmadığımı tekrar tekrar hatırlatmaya çalıştım. Aralık dudaklarımdan burada olduğumu yalanlayan fısıltılar yükseliyor ve etrafımı sarmış olan diğer seslerle karışıyordu.
  Birden her şey soyutlaşmaya başladı. Bütün mezar taşları, kuzgunlar, sesler, yapraklar, hepsi kül gibi dökülüyor ve rüzgara karışıp yok oluyordu.
  İşte buradaydım, evimde, üzerinde oturduğum eski ahşap sandalyem, tozlarla örtülmüş raflarım, camın önünde hiç sulanmamış, cılız, kurumuş çiçeklerim, masam ve elimde tuttuğum kalın ciltli, sayfaları neredeyse dökülmek üzere olan kitabım. Ölmüş bir yazarın kitabı. Ölü bir yazar için, kuzgunlardan, çıtırtı, hışırtı ve ürpertiden uzak, bir mezar taşından daha fazlası, gerçek bir mezarlık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder