25 Kasım 2013 Pazartesi

Betimleme Üzerine

        Betimleme şizofrenidir. Hiçbir zaman var olmamış şeyleri, zihnimizdeki tüm soyutlukları birleştirip somutlaştırarak, oraya buraya serpiştiririz. Şuraya köşeleri kıvrık, yıpranmış, tozlu kitaplar, buraya, tren istasyonunun köhne bir köşesinde, titrek, tütün kokulu elleriyle yüzünü buruştura buruştura sigarasını üfleyen yaşlı bir adam koyarız. İşte tam da şurada oturuyor o yaşlı adam, ellerini birbirine sürterek ısıtmaya çalışan genç adamın sağında. Hemen arkasından buğulanmış simit tezgahıyla, ince, uzun bir adam, ağır ağır ilerliyor ve pes perdeden bağırışlarıyla simitlerini satmaya çalışıyor.
       Yaşlı adam sigarasından bir nefes daha doldururken ciğerlerine, derin kırışıklıklarla bezeli yüzü daha da kırışıyor. Yüzünün ortasında küçük birer yara gibi duran gözleri, ince bir çizik halindeki dudakları kırışıklıklarına gömülüp yok oluyor. Bir süre aynı şekilde kalıyor ve hemen ardından sigara dumanı, burun deliklerini ve dudaklarını okşayarak dışarı çıkıyor. Sarsılarak, titrek bir öksürük salıveriyor, yaşlı adam, öksürdükçe burun deliklerinden hala parça parça sigara dumanı çıkmaya devam ediyor.
       Yanıbaşında dikilen genç adam dışında kimse ona bakmıyor. Genç adam, bu ciğerleri sökülürcesine öksüren yaşlı adama bir süre ilgisiz ve boş gözlerle bakıyor. Hemen ardından bakışlarını elindeki çanta ve bavulları arasında yalpalayan ufak tefek bir kadına çeviriyor.
        Karanlık bir gün. Tamamıyla kirli bir beyaza boyanmış gökyüzünde, bir damla dahi mavilik yok. Gürültücü kargalar bu gökyüzünde birer silüet halinde kasvetle süzülüyorlar. Kulak tırmalayan sesleri, buhranla dolu bu soğuk sabahı, bir cenaze sabahıyla özdeşleştiriyor.
        Tren istasyonu, paslı rayların bulunduğu geniş bir çukurlukla ikiye bölünüyor. Raylar farklı tonlarda, solgun ve tozlu çakıl taşlarının üzerinde uzanıyor. Çukurun karşı tarafında da yumak yumak bir insan cümbüşü düğmüklenmiş, tam bir telaş havasında oradan oraya koşturuyor. Kesif bir türk kahvesi kokusu, diğer kokuların arasından sıyrılarak, yumuşakça, burun deliklerinizi gıdıklıyor.
        Ardından istasyon, ritmik bir biçimde sarsılıyor ve birbirine vuran metallerin, camların sesleri bu ritme eşlik ediyor. Ancak istasyonun bu denli sallanışı, insanları telaşlandırmıyor, hiç istiflerini bozmadan çukura doğru akın ediyorlar. Bu sarsıntının kaynağı olan tren çınlamalar, inlemeler eşliğinde istasyona yanaşıyor ve son bir büyük sarsıntıyla duruyor. Bunun üzerine gazetesini okuyan bir adam, hışırtıyla gazetesini buruşturup ayaklanıyor, kambur bir kadın çocuklarının ellerini tutup trene doğru iteliyor onları, zayıf bir adam önündeki kül rengi güvercinlere kırıntıladığı simitin kalan kısmını kurumak üzere bir köşeye koyup trene yöneliyor.
       Bir anda bütün o kalabalık yok oluyor, istasyon sağır edici bir sessizliğe ve kör edici bir boşluğa gömülüyor. Yaşlı adam sigarasının son nefesini bir daha bırakmamacasına içine çekiyor ve nazikçe yere bıraktığı izmariti ayakkabısının aşınmış ucuyla eziyor. Gidiyor.
       Pare pare işlediğim, temelinden inşa ettiğim bu istasyon, pek çoğumuzun zihninde hayat buldu diye düşünüyorum. Belki zihnimizin uzak bir köşesinde, paslı bilinçaltlarımızda. Benim kelimelerle, cümlelerle çizdiğim bu resim, bir şekilde gözlerinizin önünde eskizlendi, ardından tüm tonlamalarıyla, ayrıntılarıyla bir tablo oluşturdu.
       Betimlemeler okundukça, cümle cümle, kelime kelime somutlaşır. Belki zihnimizin gerisinde tren istasyonu hareketliliğine, yaşlı adam günlük rutinine devam ediyordur. Yaşlı adam, her sabah güçlükle gözlerini açıyor, sürüne sürüne yatağından kalkıp her sabahki gibi kepek ekmeği, beyaz peyniri ve ince belli çay bardağında demli çayını yudumladıktan sonra işine gidiyordur. Okuduğumuz yazılardaki, anatomisinden ruh haline kadar betimlenmiş her karakter, derinlerimizde bir yerde hayatına devam ediyordur belki. Ancak şunu eklemek isterim, bu rutinin devamlılık süreci, benim yazarken sizi nasıl yönlendirdiğimle ilgilidir. Ben karakterimin bir marangoz olduğunu anlatmış olsaydım sizlere, bu karakter her gün marangozluk yapmaya gidecekti. Veya bu karakterin, ilgisini çeken gazete küpürlerini kesip, biriktirmek gibi bir alışkanlığı olduğunu söylemiş olsaydım, bu karakter zihnimizde bu alışkanlığını devam ettirecekti.
       Peki, hepimiz bu özene bezene yaratılmış durağanlığı görebiliyorsak, bütün bunlar gerçek midir? Satırların arasında nefes alan mürekkepten insanlar var mıdır? Ben betimlemenin, satırlardan öte, hastalıklı bir söz sanatı olduğuna inanıyorum. Öyle ki, uzun soluklu ve betimlemelerle çevrili bir kitap, okuyucuya gerçekliği unutturabilecek güçtedir. Bir süre sonra okudukları, gerçekliğin yerini alır ve asıl gerçeklik ise yok olmuştur. İnsan okudukça, histerik bir biçimde soyutluk ve somutluk kavramları arasında kaybolur. Garip bir hayal etme, görme eylemine sürükler, tıpkı bir çeşit şizofreni gibi.
          Ve belirtmek de isterim ki; yaşlı adam 53 yıllık kasvetli yaşamı boyunca her gün bu kıpır kıpır istasyona gelmişti ancak hiç bir zaman trene binmedi.
       

1 yorum:

  1. Yazınızı çok beğendim.beni derinden etkiledi.tebrik ederim

    YanıtlaSil